#blog#akademi #usmed

Facebook Kapitalist Sistemin Mavi Hapı mı?

Malum olduğu üzere “mavi hap – kırmızı hap” meselesi sinema tarihinin kült filmlerinden The Matrix’in meşhur sahnelerinden birinde gerçekleşir. Serüven Neo’nun, Morpheus’un teklif ettiği mavi ve kırmızı hap arasından kırmızı olanı seçmesiyle başlar.

Morpheus: Mavi hapı alırsan hikaye biter, yatağında uyanır ve neye inanmak istiyorsan ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan ‘Harikalar Diyarında’ kalırsın ve sana tavşan deliğinin ne kadar derine gittiğini gösteririm. Unutma sana teklif ettiğim sadece gerçek, fazlası değil.

The Matrix filminin mavi hapı Neo için, Morpheus’un bir kölelik, bir yanılsama diye tabir ettiği düzenin devam etmesini temsil ediyor. Burada, biri; uykunun devamı – bilmemek, diğeri; uyanmak – gerçeği arayış şeklinde iki ayrı yolu ya da felsefeyi temsil eden hapların renkleri tesadüfen seçilmemiştir. Tıpkı Facebook’un ve çoğu sosyal paylaşım sitesi renklerinin tesadüfen seçilmediği gibi.
image003

Facebook’ta olduğu gibi diğer sosyal medya araçlarını incelediğimizde de gözümüze ilk çarpan renk mavidir. Mavi renk, (koyu tonları hariç) gözleri ve sinirleri rahatlatır. Gökyüzü ve denizin rengi olan mavinin, hayatımızda en çok karşılaştığımız renklerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Dinlendirici etkisinin haricinde içe dönüklüğü de barındırır. Göze çok batmayan hayal gücünü artırıcı bir renk olmasından ötürü arka fonlarda sıklıkla kullanılmaktadır. Mavinin bu saydığımız özellikleri tam da Facebook vb. sosyal paylaşım sitelerinin amacına hizmet etmektedir. Kişilerin bu ortamlarda kendini rahat hissetmeleri ve çokça vakit geçirmeleri istenmektedir. Bir renk olarak maviyi rahat bırakıp biraz da kapitalist sistemde Facebook’un mavi hap rolünü incelemeye çalışalım.

Kapitalizm ve Mavi Hap

Herkesin kendi çıkarı için en iyi olanı yapması Adam Smith’in öngördüğü gibi insanlığı maksimum refaha ve daha iyi olana götürmedi. Daha fazla kâr için daha çok üretim ve daha çok tüketim, hep daha çok ve yeni şeyler gerekli oldu. Bunun için ise insanlar birer makine gibi olmak zorunda ve toplumsal hayatta her şey bir fabrika mantığıyla işlemek zorunda kaldı. Sonuç olarak insanoğlu hırsının esiri oldu.

Günümüzde iş hayatının, hayatın tümü anlamına geldiği giderek mekanikleşen bir yaşamda, kişilerin kendilerine ve sevdiklerine vakit ayırmasının zorlaştığı, metropolleşmenin getirdiği ruhsuz hayatta kabuklarına çekildiği ya da Virillio’nun tabiriyle ‘Kozalar Toplumunda’ kozasının içine mahkum olduğu bir durumda bunalan insanın kendine ve hayata yabancılaşması kaçınılmazdır. Ancak kapitalizmde insanların kendisini kötü hissetmeleri istenmeyen bir durumdur. Aksine kendilerini iyi ve özgür hissetmeliler ki sistemi sorgulamasınlar ve sistemin alternatiflerini düşünmesinler. İşte bu noktada insanların deşarj olmasını sağlayacak bir şeyler geliştirilmelidir; Kitleleştiren kitle iletişim araçları…

Televizyon, bu görevi uzun bir süredir başarıyla yerine getiriyordu ancak kendisi hala aktif olsa da artık ondan çok daha güçlü takım arkadaşları var. Dijital iletişim araçları, internet ve internetin parlayan yıldızı sosyal paylaşım siteleri. Bu arada sosyal paylaşım sitelerini kitle iletişim araçları şeklinde nitelemek tam olarak doğru sayılmaz. Çünkü bu sitelerde iletişim, kitle iletişim araçlarında olduğu gibi genel bir vericiden geniş bir kitleye doğru iletilerin aktarılması şeklinde gerçekleşmez. Sistemde etkileşim söz konusudur. Herkes içerik üretebilir ve paylaşabilir.

Parkların yerine apartmanların dikildiği ve komşularımızı gittikçe daha az umursadığımız bir çağda, kafa dengi insan arayışı şüphesiz son derece meşrudur ve giderek de güçlenecektir. Bu yüzden, eski madde bağımlılarını, kitap kurtlarını, dulları, hayvan severleri ya da anaokulu öğretmenlerini, hatta kronik hastalığı bulunanları veya reality programlarına katılmaya can atanları bir araya getiren sosyal paylaşım ağlarının giderek yaygınlaşmasına şaşmamak gerek.¹

Görüldüğü gibi Dikizleme Günlüğü’nün yazarı Niedzviecki de sosyal paylaşım ağlarına olan yoğun ilgiyi şehirlerimizde giderek tekdüze hale gelen hayatımızın bir sonucu olarak görmektedir. Sosyal paylaşım siteleri ise monotonlaşmış hayatta kullanıcıları etkin kılarak onlara kendilerini özgür ve önemli hissetmelerini sağlıyor. Aynı zamanda kişiler burada genelde tanıdıklarından oluşan sosyal çevrelerini oluşturuyor ve tanıdıklarıyla bağlantılı kalıyorlar. Bunun sonucunda, bu sitelerin bizi günlük hayatın stresinden, sorunlarından uzaklaştırıp rahatlatma gibi bir işlevi olduğu ortaya çıkıyor. Peki bu işlev ne kadar gerekli, ne kadar etkili? Bu ortamlarda gerçekleşen iletişim ne derece sağlıklı ve kalıcı? şeklindeki soruların cevabı ise tartışmaya açık.

Yazımızın konusunu oluşturan sosyal paylaşım sitelerinin en popüleri Facebook’tan bahsedelim. Facebook’un dünya genelinde aylık aktif kullanıcı sayısı 2016 yılı ikinci çeyrek verilerine göre 1.71 milyarıdır.² Kullanıcılar Facebook’a her girdiklerinde ortalama 20 dk harcamaktadırlar. 2013 yılı Mayıs ayına ilişkin bir veriye göre ise Facebook’ta günde ortalama 4 milyar 750 milyon adet içerik paylaşılmaktadır.³ Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Facebook’la ilgili “Facebook artık günlük hayatın bir parçası” gibi söylemler eskimiş, Facebook gündelik yaşamın merkezi haline gelmiştir. Facebook üzerinden iletişim kuruyor, düşünce paylaşıyor, olan bitenden haberdar oluyor, gülüyor, eğleniyor, kızıyor, tepki veriyor, kendimizi teşhir ediyor, gözetliyor ve gözetleniyoruz.

Facebook’un başarısının ardında yatan iki temel nedenden biri Facebook’un kişilerin kendilerini özgürce ve çok çeşitli yönleriyle ifade edebilmelerine olanak tanıması diğeri ise Facebook’un, sanal ve geçek yaşamı çok iyi bir şekilde bütünleştirmesidir. Ayrıca Facebook, dünyanın küresel bir köye dönüşmesine yardımcı olan bir araç olmasına rağmen Toprak ve diğerlerinin de vurguladığı gibi bir takım yerel uygulamalarla küresel bir ağa yerel örüntüleri ve dinamikleri eklemiştir. Örneğin Facebook Hediye uygulamasında Türk insanın günlük yaşamına ait kültürel bazı simgeler ve öğeleri sanal uzama taşımıştır. Kullanıcılar birbirlerine baklava, çay-simit, nargile, Türk kahvesi, rakı vb. resimler içeren hediyeler gönderebilmektedir.⁴ Facebook bu özellikleri ile kişilerin kendilerini Facebook’a yakın hissetmelerini sağlamakta ve kişilerin bu yeni iletişim ortamında yabancılaşma duygusuna kapılmalarını engellemektedir. Diğer taraftan bu rahatlatıcı etkinin uzun vadede kaybolduğunu ve ilişkilerin manasızlaştığını söyleyenler de var. Bunlar da Facebook’un yan etkileri olan bir mavi hap olduğunu gösteriyor.

Tekrar Matrix filmi ile bağlantı kuracak olursak, filmin bir başka önemli karakteri Cypher’ı hatırlamakta fayda var. Cypher, Morpheus’un ekibinde yer alan dolayısıyla başlangıçta kırmızı hapı tercih etmiş olduğunu bildiğimiz bir karakter. Ancak filmin ilerleyen bölümlerinde onu, gerçeklerden ve sorunlarla uğraşmaktan bıkmış, huzuru kaçmış ve eski cahil ama mutlu günlerine dönmeye çalışan ve bunun için Ajan Smith ile işbirliği yapan biri olarak gördük…  Bizlerin de günlük hayatımızda arada bir gerek kendi ülkemiz gerekse dünyanın mevcut sistemindeki yanlışların, yozlaşmanın farkına vardığımız anlar oluyor. Ancak herhangi bir şeyi değiştirmeye çalışmıyoruz. Bu belki düşünme eylemini derinleştiremediğimizden (ya da kafa konforumuzu bozmak istemediğimizden) belki de kendimizi sistemin karşısında bir şeylere etki edemeyecek derecede küçük görmemizden kaynaklanıyor. Sonuç olarak sıkılıyoruz, boş veriyoruz ve deşarj olmak için bir şeylere ihtiyaç duyuyoruz. Ellerimiz hemen mavi hapımıza uzanıyor. Zaten bilgisayar klavyesi üzerinde hazır bekleyen eller arama motorunda ilk harfleri yazmaya başlıyor bile ‘face’…
KAYNAKLAR:
[1] NİEDZVİECKİ, Hal (2010), “Dikizleme Günlüğü”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, s.15.
[2]
[3]
[4] TOPRAK, A. vd., (2009), Toplumsal Paylaşım Ağı Facebook: “Görülüyorum Öyleyse Varım”. İstanbul, Kalkedon Yay.

 

1 Comment

  1. Pingback: internet günlüğü 2017/1 - e-vren günlüğü

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir